“Dua süresini belirleyen kum saatine dua etmeden bakan bir keşişin, kulak paralayan gürültüler duyduğunu nerede okumuştum? Kum saatinde zamanın yıkılıp gidişini duymuştu birden. Kol saatlerimizin tik-takı o kadar kaba, mekanik anlamda o kadar kesik kesik ki, kulaklarımız akıp giden zamanı duyacak kadar keskin değil artık.”

Gaston Bachelard / Mekânın Poetikası

Gerçekçi bir şiir yazmak istiyorum, gerçek bir şiir

Yazdıklarım kimseyi ipten almasın.

Ne bir devrim başlatsın, ne de bitirsin.

Dolaysız olsun, yaz göğündeki bulutlar gibi

Hiçbir hastaya deva olmasın sözlerim

Sıkıntının bir şiiri var, onu da yazacağım;

Tutsak olana müjde,

Yolda olana yol.

Bir kayboluşun şiirini dillendirmek niyeti benimkisi

Şiirin çıktığı ağız, aynı kederin marşçısı olmayacaksa neye yarar

Neye yarar yazdıklarımızı anneler anlamayacaksa,

Yetimleri sevindirmeyecekse dizelerimizi unutuver gitsin.

Gerçek olsun,

Ölümü hatırlattığı kadar, yaşamı da unutturmasın.

Çok şükür gelen habere inandık, gelen haber tamdır,

Eksiksiz ve daimdir.

Bunun şiiri yazılmayacak ama.

Kutsala uzanmaya, erişmeye çabalayan şiir ne fena…

Kelimeye ihanete denin şiirine yazıklar olsunun şiiri de yazılmalı

Bir gerçek şiir yazmalı, demek ki birçok şiir ölecek.

Gerçeğin eklentilere ihtiyacı yoktur.

Ekmek gibidir, su gibidir, edebiyatsızdır.

Ekmek gibi su gibi edebiyatsız bir şiir…

Gerçek bir şiir için artık

Büyük yaşamanın haydutları olarak toplaşmadınız ya buraya.

Mustafa Akar / Disconnection

Bu ellerimizle, ayaklarımızla bir şeyler yapamaz mıyız? Tırnaklarımızla oyamaz mıyız anlamsızlığı? Bir yol açamaz mıyız bir metre ötesine? Biraz ilerideki bir çiçeğe varsak mı? Belki bir kırlangıca rastlarız. Olasılık… Belki bir çocuğa. Sıkıştık kaldık ortasında gürültünün.

Nuri Pakdil

Hâl-i pür melalimiz!

(via kuslarinuctuguyer)

Çocuklar okula başladı. Birinci sınıfların sırtlarında kocaman çantaları, yüzlerinde endişe. Büyük sınıflarınsa kendine güvenen bakışlar yerleşmiş yüzlerine. Büyümeyi yakıştıramıyorum hiç çocuklara, onlar hep böyle kalacakmış, teneffüslerde etrafta koşuşturup bağıracakmış, odaya gelip bitmek bilmeyen sorular soracakmış, bizim ufak tefek dediğimiz şeylere üzülüp sevinecekmiş gibi gerçekler, bu dünyada gördüğümüz her şeyden daha gerçek.

Çarşamba günü okulda gürültü düzeyinde bir artış olunca bahçeye baktım; çocuklar henüz çiselemekte olan yağmurun altında sağa sola koşturup bağırıyorlar, yağmur neşesi sarmış bahçeyi boydan boya. Tenekeci’nin güzel sözleri düştü yağmurla kalbime: “Yağmurda koşan bir çocuk olsam / Vedalaşır gibi bildikleriyle. / Kendinden mahrum kalır mı insan? / Kalsam.”

Sadece kalbim değil, o gün tedbirsiz evden çıkmam ve uzak bir yere gidecek olmam nedeniyle üstüm başım da epey ıslandı, olsundu, şemsiyesiz yağmurun da ayrı bir güzelliği yok muydu? Yine de, bundan böyle şemsiyeli yağmurlarım olsun diye dün markete uğradım kendime yeşil, benekli bir şemsiye edindim. Sonra marketin önüne çıkardıkları elmaları seyrettim, market elması olmalarına karşın epey sahici görünüyorlardı, göğe bakma durağından sonra ikinci durağım elma seyri durağı olsun.

Bu sıralar Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Huzur”unu yeniden okuyorum, Tanpınar’ın hayatı ve eserleri hakkında okumalar yaptıktan sonra, yağmurlu bir eylül gününde Huzur’u yeniden okumak, Tanpınar’ın hülyalar ve kabuslarla dolu evreninde dolaşmak muazzam. “Bu kadar huzursuz bir metne huzur adını vermek nasıl bir şey olsa gerek?” diye yazmış Besim Dellaloğlu. Nedense, çok tanıdık geliyor bana bu çelişki, kendimden ve başkalarından, bir de Orhan Pamuk demiyor muydu; “Romanlar birbiriyle çelişen düşüncelere huzursuzluk duymadan aynı anda inanmamızı, herkesi aynı anda anlamamızı sağlayan özel yapılardır.”

“Çok beğendiğimiz bir yazarın bizim hayatımızı değiştirmiş olmaması düşünülemez bile. Hem beğenip hem de değişmiyorsak bence orada bir sorun vardır.” diye yazmıştı Dellaloğlu, Bir Tanpınar Fetişizmi kitabında.  Ben de inanmaya ve değişime açarak zihnimi, çeviriyorum sayfalarını Huzur’un.

http://oykudefteri.wordpress.com/2014/09/20/eylul/